Bir mail daha açıyorum çayımın önemli kısmını bardağımda bırakarak. Soğumaya terk ettiğim her yuduma değsin istiyorum ama olmuyor. Yine aynı gürültü veya öncekilerin bir benzeri. Okuduğum son iki eleştiri, aslında onlarcasının kopyası niteliğinde. “Gerçekten çok güzel, elinize sağlık. Ama tam dram değil bu. Yani gözleri görmeyen kızın yaşadığı acıları tam anlatmıyor.” Ve diğeri: “Çok güzel bir iç dökme. Sanki mektup gibi çok samimi geldi bana. Keşke biraz da bir şeyler anlatsaydı. Emeğinize sağlık, keyifle okudum.” Dayanamayıp bilgisayarı kapatıyorum. Yazan, düşünen, bir şey anlatma derdi olan insanın yaşayacağı en büyük gerilim bu olsa gerek. Bir sürü katman dizayn etmenize rağmen, tüketicinin en üstte duran çikolatayı tadıp bırakması ve sonra lezzetsiz bulduğunu kibarca ifade etmesi. Belki de doğru olan bu. Tek bir doğrunun olmaması. Kolay keyif alınabilir, albenisi yüksek maddelere duyulan bağımlılığa karşı uğraştırıcı bir çaba sarf etmek, insanlara “Doğru bildiklerinizi bir süreliğine unutun” demeye benziyor. Evet, ama bir kadının, onu saf bir sevgiyle seven adam için “Evsiz adam” yakıştırmasını yaptığı öyküm, çocukluğundan beri gözleri görmeyen birisinin “Ah neden gözlerim görmüyor? Hiçbir şey göremiyorum ki? Vah vah!” diye yakınma aşamasını geçeli onlarca sene olduğunu ve bu koşullara alışmış bir kadının, onu seven adamı, dış görünüşü hakkında fikir sahibi olmaya çalışmadan, dünyanın en yakışıklı erkeği olarak kabul etmesini ve o adamın kocaman yüreğin ısrarla yanında zaman harcamasını evsizlik olarak nitelendirmesini konu alıyordu. İşte bu yüzden bilgisayarı kapatır kapatmaz aklıma çok beğendiğim ve bana kılavuzluk eden film geldi: The Shape Of Water

The Shape Of Water Filmi Hakkında

“Bu filmin adı “‘The Shape of Water’ çünkü aşk tıpkı su gibidir,  yani bir biçimi-formu yoktur. Aşk varsa onu derhal anlarsın, yoksa aşk yaşa başa, renge bağlı değildir ve sayısız biçimi-hali  olabilir. Su neyin içine koyulursa onun şeklini alır, ancak her ne kadar uysal bir yapısı olsa da aynı zamanda su, kâinattaki en güçlü ve işlenebilir güçlerden biridir. Aşk da böyle değil midir? Erkek, kadın, yaratık hiç fark etmez, aşkı hangi biçimin-formun içine koyarsak aşk o biçimin kendisi olur.”  

Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro bir röportajında “The Shape of Water” filminin ana düşüncesini ve çıkış noktasını yukarıdaki gibi ifade etmiş. Aslında kocaman bir filmi kolayca özetlemiş. Uzun süre çalıntı olup olmadığı tartışılan bu filmin, katmanlarına bakıldığı zaman tamamen özgün ve çok yaratıcı bir çalışma olduğu söylenebilir. Her şey bir yana, fantastik görüntüsüne rağmen, hikayesi tamamen insan.

The Shape Of Water filmi

Konuşamayan ve yalnız yaşayan temizlik görevlisi Eliza’nın monoton hayatında iki tanecik dostu vardır. Eşcinsel, başarısız bir resim sanatçısı komşusu ve iş yerindeki, dırdırcı, zenci mesai arkadaşı. Yani kalabalıkların dışladığı, eksik gördüğü üç yalnız insan. Toplumun genel kabul gören özelliklerinden bir ya da birkaçına haiz olmayan herkesin yaşadığı bir durum yani. Bu yüzden çalıştığı laboratuvara getirilen yaratık(ya da Su Tanrısı) ile kolay iletişime geçebiliyor Eliza. Yaratıkla olan ilişkisi, konunu geçtiği Soğuk Savaş dönemi Rus-Amerikan güç denge politikaları arasında sıkışıp kalıyor. Dönemin temel mantığı, “Bipolar yapıyı bozacak her ne varsa yok edilmelidir” burada da geçerli. Rusya’da varsa Amerika’da da olmalı. Amerika da varsa, Rusya’da da olmalı. Yaratığı araştırmak yerine, onu yok etmek denge politikasının bir unsuru oluyor. Onlar balansı sağlamanın peşine düşe dursunlar, bu sırada Eliza soğuk savaşı aşkıyla yeniyor.

“Bana baktığı zaman, bana baktığı gibi. Ne eksik olduğumu ya da nasıl eksik olduğumu bilmiyor. Beni olduğum gibi görüyor” diyor Eliza, yaratığa duyduğu aşkın sebebini anlatmak için. Ve film bu noktadan sonra psikolojik altyapısını tamamlayıp hızla aksiyona geçiş yapıyor. Artık bir amacı olan Eliza, kalbi ile mantığı arasında yepyeni bir savaş veriyor.

Yer yer ajan filmleri kıvamında tempo kazanması ve sürekli izleyiciye sorular sordurması, filmi fantastik kelepçelerinden kurtarıyor. Ayrıca Eliza’nın eşcinsel komşusu ve mesai arkadaşının da hayatları ufak parçalar halinde işlenmesi filmin diğer bir katmanı. Ama “Keşke biraz daha anlatsaydı” diye iç geçirdiğim kısım da yok değil. Güvenlik müdürü Strickland, çok doğru çizilmiş bir karakter bence. Ve arka planı da çok geniş. Filmin kendi doğası içerisinde, biraz dikkatli gözle bakabilen izleyiciler ince işlenmiş, duygusal bir kötü karakter bulacaktır. Bu da, en acımasız, en realist görünüşlü yöneticilerin bile verdikleri kendi iç savaşlarından bir kesittir belki de.

The Shape Of Water filmi izleyicisine sık sık özgürlük sağlayan ve herkesi hayal kurmaya yönlendiren bir film. Tam ayaklarınız yere basacakken, birden gözlerinizi kapatıyorsunuz. Sonra bir süreliğine yaşınız küçülüyor fakat düşünceleriniz genişliyor. Tıpkı bir çocuğun, çok zor şeyleri kolayca yapabileceğini anlatması ve buna yürekten inanması gibi. O çocuğun gözlerindeki parıltı film boyunca size geçiyor ve inanıyorsunuz. Del Toro sizi ikna ediyor.

Film, Soğuk savaş ile başlasa bile Soğuk savaşla bitmiyor. İçerisinde bir sürü savaşı daha barındırıyor. Ve sonunda geldiği nokta Guillermo del Toro’nun özetlediği gibi. Su, hangi biçime kavuşacağına önceden karar veremez. Nereye giderse orayı tamamen doldurur, hiç boşluk bırakmaz ve eninde sonunda galip gelir. İşte beni bazen karamsar kılan, bazense umutlandıran şey tamamen bununla aynı şey. Doğru bildiklerinizi bir süre unutun.


The Shape Of Water filmi hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sitedeki tüm film tavsiyelerine “Film Tavsiyeleri” kategorisinden ulaşabilirsiniz.

%d blogcu bunu beğendi: