Lost in Translation Filmi (Bir Konuşabilse)

Lost in Translation Filmi (Bir Konuşabilse)

“En son ne zaman bu kadar iyi hissettin?” diye sordum. Bir şey söylemeden devirdi gözlerini. Baygın bakışlarını tamamlıyordu gevrek gülüşü. İki metrelik uzanmıştık, iki şişe şarabı, “Dur biraz daha tadına bakayım” diye bitirdikten sonra. Bana sıkıca sarılması için bahane üretmeyi bıraktım, ben ona sarıldım. Hem de en keyifli yerinde, kendi bedenimden vazgeçtiğim bir anda. Karıştırdı ruhunu. İyice karıştırdı ki, lezzetlerimiz tek olsun. Sonra o bana sordu aynı soruyu. Ama ben susmadım. Çünkü benim onunla en güzel konuşma biçimim tam da buydu. Soluk soluğa… Uzun sürmedi, çaresizliğimizle barıştık. Oysa onunla geçen her an oldukça uzundu.

Aşk bir imtihandır, tıpkı yalnızlık gibi. Genellikle biri varsa diğer yok zannederler. Hayır, yanlış. Pekala aşıkken yalnız, yalnızken de aşık olabilir insan. Ve her ikisi de ayrı ayrı sınava alır bizleri. “Birisini buldum, onu çok seviyorum” dersiniz, birkaç gün geçer, bir de bakarsınız ki onsuz geçirdiğiniz zaman, onunla geçenden çok daha keyiflidir. Yani aşk sınavında sadece ilk soruyu doğru cevaplamak yetmez sınıfı geçebilmek için. Sonra onda ayrılıp tek başınalığa alışırsınız tekrardan. Yalnızlık soğuk, kireç yüzlü duvarlarla üzerinize doğru yürürken, belki de kendinize hiç uygun bulmadığınız birisi kımıldatıverir kalbinizi. Aşk yürümeden önce emekler ve bu da yalnızlıktan sınıfta kalmanız demek olur. Yani bu okuldan mezun olmak oldukça zordur. Soruların cevaplarını önceden bilseniz, arkadaşlarınızdan yardım alıp kopya çekseniz bile, gün gelir, yine o sınıfı geçemezsiniz. Tembellikten değil, insanlıktan, insan olmaktan ötürü.

Birbirlerinin duygularını satın alan insanların dünyasında, konuşabilmekten daha kıymetlisi olamaz bence. Bazen sırf onunla rahatça konuşabildiğiniz için, sürekli birlikte vakit geçirmek istersiniz. Sevgiliniz sizi ya güzelliğiyle ya da parasıyla satın almıştır. Ya da aynı şekilde siz onu. Toplumsal statüsü ve diğer insanlar tarafından çok beğenilen birisi olması da olabilir onunla sevgili olmanızın nedeni. Ama konuşmayı, onunla ortak bir lisan icat etmeyi hiç aklınızdan geçirdiniz mi? Gerçi bu düşünmekle falan olmaz. İki insanın arasındaki kimya kendiliğinden yolunu bulur ve kelimelere gerek kalmadan uzun uzun konuşmalarına yardımcı olur. Yeter ki o iki insan birbirine bu zamanı ayırabilsin, bu fırsatı gönüllü olarak versin.

Lost in Translation Filmi

Bazen aranızda çok ciddi yaş farkı olur, bazense fiziksel farklılık. Birisinin ezbere bildiği şeyi diğeri ilk defa duymuştur. Birini gitmesi gereken yol hep vardır, diğeriyse çok uzun yollardan geri dönmüştür. Fark etmez. Gözler birbirini bulur hem de hiç aramadan. En alakasız zamanda, sıcacık bir tebessüm aralar o göz kapaklarını. İçerisindeki ışık karşınızdaki insanın gözlerine saplanır. Kanamaz onun gözleri çünkü kesici değil, yumuşacık bakarsınız ona. Dokunur gibi, sarılarak. Gözleriniz onun ruhuna örtülmüş bir battaniye yerine geçer. Artık onunla konuşmak kolaydır, onu dinlemek te.

Böyle olunca aşk aşk gibidir, eşini bekleyen rakı kadehine özenir. Onunla geçirdiğiniz bir saati hiç unutamazsınız, başkalarıyla geçirdiğiniz yıllara dair doğru dürüst hafızanızda tek bir şey bile kalmamışken. Zamanın dudaklarını iyice yayıp gülümsüyormuş gibi yapmasına müsaade ederseniz, mutluluk size de uğrar elbet. Diğer türlü, yani konuşmayı bir kenara bırakarak yapabileceğiniz en doğru şey, veda etmek zorunda kalsanız bile onu yüreğinizde saklamanızdır. Herkesin ait olduğu bir yer vardır ama o yere siz ulaşamıyorsanız, onun da gitmesine izin vermemelisiniz. Çünkü ayakları gitse bile, kalbi muhakkak sizinle kalmalıdır.

Lost in Translation Filmi

“Lost in translation-(Bir konuşabilse)” çok özel bir film. Zaten senaristi ve yönetmeni aynı kişi olduğu zaman, o filmde duygunun izleyiciye geçmeme olasılığı hayli düşük oluyor. Sofia Coppola bizi yormadan, aheste adımlarla yaklaştırıyor biri genç, diğeri orta yaşlı iki insanın kurduğu güçlü, zamansız ve hesapsız bağa. Film boyunca zorlamadan eser yok. Her şey olağan sadeliğiyle ilerliyor. Ve aşk için sevgi, sevgi için güven, güven için konuşabilmek gerekliliğini çok doğru adımlar atarak anlatıyor. Bill Murray olgun, esprili ve kadın ruhundan çok iyi anlayan adam rolünde gayet başarılı. Scarlett Johansson, güzel olmak dışında, içindeki boşluğu ve boşluğu doldurmak için uğraşmayışını harika bir performansla sergiliyor. Aşkı, evliliği, doğru iletişim kurmayı ve bazı imkansızlıklara rağmen, hayata küsmek yerine veda etmesini bilmeyi de çok doğru anlatıyor Lost in translation( Bir konuşabilse). Hiçbir şey, umutsuzluktan büyük olamaz. Ve umut etmek için, önce dinlemeyi, sonra konuşmayı öğrenmeye mecbursunuz. Konuşmak bazen dudaklar yardımıyla olur bazense dudaklara gerek bile kalmaz. İyi seyirler diliyorum ve dip notumu aşağıya bırakıyorum.

“O, sen olabilirdin. Sonbaharın yağmur desenleri arasında, şemsiyeyi bırakıp ellerini tuttuğum kişi, ıslanmak pahasına. O, sen olabilirdin. Bir şiir eksik kalmış dudaklarımda, uyandığını haber eden kuş seslerine uyup, öpmeyi konuşmaya tercih ettiğim gün, bana “Sussan daha iyi sanki” diyebilirdin. O, sen olabilirdin. Olduğunu farz edersem eğer, hep senin ismini bağıracak bu şehir, rüzgar da rahat durmayacak, yer yer fısıldayacak seni. Telefonumdaysa bambaşka insanlar. Her zil sesinde seni umarak adını özlem koyacağım. Çünkü… O, sen olmak üzereydin. Az kalmıştı. Kaybolmasaydık…


Lost in Translation filmi incelemesi yazısının yazarı sevgili Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek ve tüm yazılarından anında haberdar olmak isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7

İlgini Çekebilir

Yorum Bırak

E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlidir.

Yeni Yazılar