Film başlatma düğmesine bastığında, üç saat on yedi dakika olduğu yazısını gören birisinin gözünün korkması çok normaldir. Normal olmayan şey ise, üç saat on yedi dakika sonrasında sanki daha filmin yarısına gelmişsiniz ve bir bu kadar daha keyifle seyredermişsiniz gibi hissetmenizdir. Tuhaf ama bana “Kış Uykusu” yetmedi. Çok lezzetli bir yemekten dünya kadar yememe rağmen, doyduğumu hiç hissetmediğim anlardan birisiydi sanki. Tabi karşımda Nuri Bilge Ceylan filmi olunca, gördüğüm her detaya odaklanmam, işittiğim her cümleyi tekrar zihnimde dolaştırmam gerektiğini gayet iyi biliyordum. Belki de onun filmlerine fazla alışmak, başka filmlerden bir türlü tatmin olamayışımın temel sebebidir. Tam olarak bunu düşündüm “Kış Uykusu” filmini bitirip koltuğumda öylece yığılıp kaldığımda. Ve sonra bir süre daha düşünmeye devam ettim.

“Uslu uslu seyrediyorum seni. Rüzgara ihtiyaç duymadan, kafasına göre hareket eden saçlarını, televizyon kumandasından intikam almak için kahve fincanına sarılışını, bir bağıran olur da küserse diye, perdeleri açıp güneşi kucaklayışını ve en çok, sana doğru yaklaşan nefesime karşılık dudaklarına sürdüğün silahını. Ateş edersen ölürüm ama ölmeden önce kesinlikle seni de öldürürüm.”

Tezatların çarpışması, adeta kılıçsız bir meydan muharebesi “Kış Uykusu.” İnsan, üzerine çok okuduğu, çok araştırıp çok fazla kafa patlattığı bir konuda, ister istemez kendi yol haritasını en doğru zannediyor. Oysa insana ulaşmak için, en az davranışlar kadar, davranmayışlara da bakmak gerekir. Bir şeyi neden öyle yaptığını sorguladığımız ve peşinen hatalı bulduğumuz kişi, gerçeği bizden çok farklı görüyor olmaz mı? Doğrunun bütün olmadığını ve parçalara ayrılmış vaziyette insanların zihninde gezindiğini, eleştirel bir dille anlatıyor “Kış Uykusu.” İnsan karşısındakini küçülttükçe kendisini iyi hisseder ve gururunu mümkün olan en yüksek noktalara taşır elbette. İşte bu kibir, tek kişilik mutluluk ziyafetinden öteye geçemez.

Kış Uykusu Film incelemesi

Düşüncelerimizi değerli kılan şey ise, karşımızdaki insanı kendi hazırladığımız elbisenin içerisine sokmaktan geçmez asla. Bazen konuştukları, bize anlattıklarıyla yetiniriz. İşimize öyle gelir çünkü. Bazen ise zerre kadar değer vermeyiz sözlere. Eylemlerle haşır neşir olur, boşlukları kendi kafamızdan doldururuz. Bu da işgüzarlıktır aslında. Çünkü hayattaki en zor şeylerden bir tanesi, insan zihnine, gittiği yolu değiştirmesini söylemektir.

Belirli bir zaman dilimini, bir avuç karaktere bölüp, onların aynalarından yansıyan görüntüleri kullanarak anlatıyor “Kış Uykusu.” Başrol Haluk Bilginer’e ait demek, diğer oyunculara cidden haksızlık olur. Haluk Bilginer’in bizi ikna ettiği zor ve karmaşık adamın iç dünyası dalgalı bir deniz gibi. Onun peşinden koştukça hem yoruluyor hem de mutlu oluyor izleyici. O sığ havada kendisine küçücük bir evren yaratan adamın, Tanrı rolüne soyunduğu da oluyor, en şefkatli, en açık sözlü ve aydın kişi olarak karanlığın tam ortasında belirdiği de. Diğer yandan varışsız, uzun diyaloglarda ona kim bu kadar başarıyla eşlik edebilir diye bana soran olsaydı, herhalde Demet Akbağ dışında bir isim aklıma gelmezdi. Yıkım ve imha ekibi lideri gibi başlattığı fikir mücadelesini kendi zihninde merhametle tamamlayıp, en büyük teselliyi yine karşıt bir düşüncede buluyor kadın. Onun panzehiri de bu.

Kış Uykusu Film incelemesi

Terazinin diğer kefesinde ağırlığını koyan Melisa Sözen’in ise, kararsız ve çelişkilerle dolu bir karakteri çok kararlı biçimde sergilemesini sevdim. Evliliklerdeki modern yalnızlığa güzel bir örnek sunmuş. Sonra Nejat İşler ismini afişte görünce, hikayenin içinde kocaman bir yer edindiğini düşünüp ümitlenmeyi ama karşılaştığım kısacık sahnelerde ne kadar büyüdüğünü ve film başlarken kurduğum hayali, üç beş dakika içerisinde tatmin edebildiğini gördüm. Ancak benim açımdan en fazla hayret uyandıran nokta nedir diye sorarsanız, tereddütsüz “Seksenler” dizisindeki karakteri hafızama kazınmış olan Serhat Kılıç’ın performansı derim. Çok doğruydu, çok fazla rolün içerisine girmişti. Yutkunup güçlükle gülümsemeye çalışırken bile Serhat’tan zerre yoktu üzerinde. Şapka çıkarttım seyrederken.

Gözlerine sürdüğün şeyin adı buluttu, nemdi ama herkes yağmur sandı, seni teselli etti. Bense güneşi bekledim. Eninde sonunda saklandığı yerden çıkıp, kuşatacaktı yüzünü. Yine benden evvel yanına gelecekti insanlar. Bu kez niye mutlusun, neden bu kadar gülümsüyorsun diye. Sen ise çoktan öğrenmiş olacaktın, kimin seni sabırla beklediğini, kimin seni sorular olmadan sevdiğini. Gelecektin. Geldiğinde uyur gibi yaptığım için, sessizce soyunup ilişecektin yanıma. Ve ben… Gözlerimi hiç açmadan yine sadece seni görecektim. Dokunduğum her yer bahar, gül bahçesi olacaktı. İşte bu yüzden uyudum ve sabırla bekledim gelmeni.

“Kış Uykusu”, insanın bir nedene tabi olmadan, içinde kendisini bulabileceği bir film. Naif bir son arayanlar için değil, hikaye hiç bitmeyecekmiş gibi davrananlar için. İyi seyirler.


Kış Uykusu film incelemesi yazısının yazarı sevgili Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek ve tüm yazılarından anında haberdar olmak isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7