2016’da istifa etmiştim, 2026’da plazaya geri döndüm
Herkes “hayatı nasıl hackledim”, “sistemi nasıl bıraktım”, “şehirden kaçıp kendimi buldum” içerikleri paylaşırken ben 2016–2026 akımına biraz tersinden katılmak istedim. Hayatımı değiştirdikten tam on yıl sonra kendi isteğimle yeniden sistemin tam kalbine geri döndüm.
2016’da işimden istifa edip seyahate çıkmıştım. 2026’da plaza hayatına geri döndüm. Hayatın düz bir çizgi izlemediğini kabul edince bu iki cümle yan yana durabiliyor zaten. İstifa etmek ve bu hayattan uzaklaşmak için de sebeplerim vardı, bugün geri dönmek için de sebeplerim var. 10 yılda bende ve iş hayatında neler değişmiş gözlemlerimi ve kaynar sudan dışarıya kaçıp tekrar içine girmiş gibi olarak son derece inanılmaz bulduğum şeyleri sizinle de paylaşmak istedim.
Harekette Bereket Var: Yine Yedik Bi Haltlar
2016’da ne olmuştu onu buradan ya da aşağıda paylaştığım instagram gönderisinden okuyabilirsiniz ama özetle bisikletle seyahat etmek için işimden istifa etmiştim, kendime bambaşka bir yol çizmiştim. O zamanlar gençtim, meraklıydım, özgürlük benim için her şeyi bırakıp bir yerlere gidebilmekle ilişkiliydi. Üstelik 17-18 yaşında verdiği bir kararın sonuçlarını 22-23 yaşında deneyimlemeye başlamış biri olarak hayal ettiğimle yaşadığım şeyin arasında dağlar kadar fark olduğunu idrak etmeye başladığım yıllardı.
Seyahat etmeye başladıktan sonra gittiğim ülkelerde ufak tefek işler yapmaya başlamıştım. Hatta Tayland’ta İngilizce öğretmenliği yaptığım keyifli bir zamanım da oldu. Seyahat ederken kendi blogumu açtıktan sonra SEO alanında geliştirdim. Seyahat etmeyi bırakıp Türkiye’ye döndükten sonra farklı işlerle uğraştım. Küçük kasabamda işe gidip geldiğim işlerim de oldu, şirketlere bağlı ama mekândan bağımsız çalıştığım zamanlar da.
Aslında hep çalışıyordum. Ama bedenim herhangi bir kaosla didişmiyordu. (Bilgisayar başında boyun düzleşmesi olmak dışında diyeyim.) Tüm bunlardan sonra 2026’da yeniden büyük şehirde, bir yerden bir yere gidip gelmek zorunda olduğum bir işe başlamak benim için ciddi bir eşikti. En az 2016’da işi gücü bırakıp bisikletle seyahat etmek kadar cesaret gerektirdiğini inkâr edemem. Yıllar sonra plaza hayatına geri dönmek başlı başına bir macera.
Önceki iş hayatım tam plaza hayatı sayılmazdı. Daha çok apartman dairesi, villa ofis gibi küçük ölçekli alanlarda çalıştım. O yüzden bu klasik plaza ekosistemiyle ilk ciddi temasım da 2026’da gerçekleşti. Bir süredir buradayım ve fark ettim ki bu konuda yazmazsam içimde kalacak. O yüzden yazıyorum.
Plaza ekosistemi: Green. Bowl. Kebap. Inc. Co. Yeni Nesil Kahve.
Bu hayata dönünce beni en hızlı çarpan şey plaza ekosistemi oldu. Bu bölgede “doğal yaşam”, parlak cam binalardan, binaların önündeki değişik heykellerden, AVM’lerden, kebapçılardan ve adının başında “green” olan bowl’cu restoranlardan oluşuyor.
Burada zaman çok farklı akıyor. Gerçekten daha mı hızlı, yoksa herkes daha az zamana daha çok şey sıkıştırmaya çalıştığı için mi öyle hissediyoruz, emin değilim. Ama bir çeşit maraton var. Kimse yavaş yürümüyor. Ya çok hızlı yürüyorlar ya da bir şeyler bekliyorlar. Sokaklar, otobüsler, metrolar her saatte bir yerlere yetişmeye çalışan ya da bir şeylerin onlara ulaşmasını umut eden insanlarla dolu.
Bu kaosu özlememişim ama dürüst olmam gerekirse kaosun kendine has bir enerjisi var Çoğunlukla uyarıcı, etkili, hatta yer yer motive edici ama genel olarak anksiyete besleyici. Bu gibi durumlar risklidir. İnsanı öldürmezler; süründürürler. Benim başıma bir kere gelmişti oradan biliyorum.
Bu çok katlı binalarda napıyoz ya?
Bana en garip gelen şey, insanların dikey binalara bilerek, isteyerek, ya da istemeden de olsa boyun eğerek nasıl hapsolduğu oldu. İşe gidip gelmekten bahsetmiyorum sadece. O binaların içinde öyle izole yaşamlar var ki bir binada 10 yıl çalışıp üst katları görmemiş olanlardan, gün boyu gerçek hava almayıp klima havaları soluyanlar, ayağı toprağa değmeyenlerden bahsediyorum. Bu ve benzeri şeyleri, bu konudaki gönderimi sosyal medyada paylaştığımda yazanlar da oldu.
Bu sistem yatay bir temas üretmiyor. Aynı binada çalışıyorsun ama aslında herkes kendi cam fanusunun içindesin. Şehirdesin ama şehirle temas etmiyorsun. Kalabalıktasın ama yalnız hissedebiliyorsun.
Plaza bölgeleri insan doğasına uygun tasarlanmamış. Ne içerisi ne dışarısı. Her şey işten çok uzaklaşılmasın diye kurgulanmış hissi veriyor. Binaların içinde mini golf, oyun alanları gibi çözümler var ama dışarıda yürüyebileceğin doğru düzgün bir park yok. Açık havaya çıkayım desen en yakın seçenek Zincirlikuyu Mezarlığı. Öğle aranda çıkıp dolaşmak; sigara içmiyorsan hava almak diye bir şey yok. Delilik gibi bir şey ama kimse delirmiyor. Ya da aksine bu delirmiş halimiz.
Daha fazla yeşil alan ve daha fazla hareket alanı talep etmemiz lazım. Bizler hareket etmek için yaratılmış canlılarız ve küçük alanlara hapsedilmenin maliyetini uzun yıllardır mental ve fiziksel sağlığımızla ödüyoruz. Modern dünyada çalışmak ne yazık ki insanın kendisine ve doğasına yabancılaşmasıyla sonuçlandı. Karl Marx yabancılaşma teorisinde bu durumu ayrıntılarıyla açıklıyor. O nedenle mümkün olduğunca doğamızla yeniden bağlantı kurabilmenin yollarını keşfetmeliyiz. Gerekirse 1-2 saatte bir bilgisayar başından kalkıp 10 dk yürüyüş yapmak, esnemek, yarım saat dinlenmek, artık bedeli azaltan ne varsa bunları günlük hayatımıza entegre etmek bence bir zorunluluk. Sistemi değiştirmeye giden yolda bizim kendimize iyi gelen şeyleri bulmamızın en önemli yapı taşı olduğunu düşünüyorum.
Instagram’da paylaştığım fotoğraf albümümü ve yorumları buradan görebilirsiniz:
Peki neden yaptım bu çılgınlığı?
Çünkü sevdiğim ve potansiyel gördüğüm bir işte neler yapabileceğimi görmek istedim. 2016’da ne istediğini tam olarak bilmeyen, hedefini nereye koyması gerektiğidnen emin olmayan ve yaptığı işten keyif almayan biriydim. Şimdi ise yaptığım işten keyif alıyorum, stresimi yönetebiliyorum, 10 yılda çok fazla şey öğrendim. Çalışma koşullarım ve ortamım çok daha iyi. Yeni kendimle ve bu yeni koşullarla neler yapabileceğimi görmek istedim.
2016’da işimden istifa ettiğimde ne istediğini tam bilmeyen, hedefini nereye koyması gerektiğinden emin olmayan ve yaptığı işten keyif almayan biriydim. İş hayatı benim için sadece stres, belirsizlik ve tatminsizlik demekti. O dönem istifa etmek benim için en iyi seçenek olmuştu ama sonucunu bildiğim bir yolun başlangıcı değildi. Çünkü neyi istemediğimi biliyordum ama neyi istediğimden henüz emin değildim.
Sonraki yıllar benim için ciddi bir öğrenme ve dönüşüm süreci oldu. Kendimi tanıdım, stresimi yönetmeyi öğrendim, farklı işler deneyerek neleri keyifle yaptığımı öğrenme fırsatım da oldu. Sevdiğim işi keşfettim ve o alanda derinleştim. 10 yılda hem teknik açıdan hem de kişisel olarak çok geliştim. Artık işimden keyif alan, stratejik düşünebilen ve zorluklar karşısında daha sakin kalabilen biriyim.
Bugün plaza hayatına geri dönmek benim için geçmiş yaşantıma dönmekle aynı şey değil. Aksine sevdiğim ve potansiyel gördüğüm bir işte, yeni donanımım ve çok daha iyi çalışma koşullarıyla neler yapabileceğimi göreceğim deneyin bir parçası.
Siz de kendi iş deneyimlerinizi payalaşmak isterseniz, paylaşımlarınızı yorumlara yazabilirsiniz.