Geçen gün Güneş’in korona günlüğünden bir yazısını okudum: “Yalnız birey güçlü birey“. Güneş birkaç gün önce insanlık tarihinde benzerlerini çok sık göremediğimiz bu zor günleri ölümsüzleştirmeye ve hissiyatlarını yazmaya karar verdi. İyi ki de vermiş çünkü yazısını okumak bana çok iyi geldi. Üzüldüğümüz, paniklediğimiz, korktuğumuz şu zamanlarda hepimizin aynı şeyleri yaşadığını bilmenin garip ama şifalandırıcı bir etkisi var. Ben de o yüzden Covid-19’un ilk 10 günü ile ilgili bir şeyler yazmak istedim. Aslında çok da bir şey anlatmayacağım. Sadece 10 günde ruhsal olarak geldiğim noktadan bahsedeceğim biraz. İçimi dökmek de diyebiliriz. Aylar önce panik yaptığım ve şu an sakin olduğumdan bu yazıda bahsetmiştim. Ama ben de günün tamamını sakin geçirmiyorum takdir edersiniz ki. Gün içinde çeşitli duygulardan geçiyorum. Ne bileyim en basitinden haber izliyorum geriliyorum, bir şeyler okuyorum sakinleşiyorum, bir opera izliyorum gündemden uzaklaşıyorum, şöyle bir twittera bakayım diyorum hooop tehlike tüneline geri çekiliyorum.

Ben twittera bakmasam bile bir arkadaşımdan mutlaka “şimdi hastanede çalışan bir arkadaşımla konuştum durum sandığımız gibi değilmiş” mesajı geliyor. Allahım diyorum ne çok arkadaşı, eltisi, kaynı hastanede çalışan eşimiz dostumuz varmış… Normal zamanda işimiz düşse hayatta kendilerine ulaşamayız ama şimdi onlar kapımıza dayanıyor. Eskiden bu mesajlar yüzünden inanılmaz tedirgin olurdum. Üzerime bir öküz otururdu ve kalkmak bilmezdi. Gelen her mesaj kendimi çok çaresiz hissetmeme sebep olurdu. Hatta bir gece bir mesaj okurken artık nasıl için sıkıldıysa öksürmeye falan başladım. O an ateşimin olma ihtimalini düşünmek bile aklımı kaybetmeme yetti. Bir de bu virüse yakalananlar ve onları tedavi etmek zorunda olan sağlık görevlileri geldi aklıma, bütün gece uyku uyuyamadım. Kim bilir insanlar ne zor psikolojik savaşlar veriyorlardır?

Covid-19'un ilk 10 günü

Ama sonra bu mesajların oldukça önemli şeyleri gözden kaçırmamıza sebep olduğunu fark ettim. Bu mesajlar bizi muazzam bir felaket senaryosunun içine hapsediyor. Mesela ben hiçbir sağlık sorunu olmayan, sağlıklı beslenen, genç bir bireyim. Evden gerçekten zorunlu bir ihtiyacım olmadıkça çıkmıyorum. Kişisel hijyenime dikkat ediyorum. Her türlü ihtimale karşı önlemimi aldım. Salgın her yere yayılırsa ve bir film senaryosunun içine düşersek diye online surival eğitimleri bile almaya başladım. Ben hala daha neden korkuyorum? O kadar saçma bir psikoloji ki, işe iyi tarafından bakıp evde yapabileceğim keyifli şeyleri yaparken bir saat sonra ruh halim tamamen değişmiş olabiliyor. İçim sıkılıyor, herkesi öldüren berbat bir virüs varmış gibi evlere kapanmak ve ne olursa olsun asla çıkmamak istiyorum. Onbeş dakika sonra iyileşenlerin de olduğu aklıma geliyor yine sakinleşiyorum. Bütün günüm birbirinden farklı duyguların birinden diğerine atlamakla geçiyor. Daha önce hiç böyle bir şeyle karşı karşıya kalmamıştım. O yüzden içinden geçtiğim tüm bu duyguların yabancılığı bende en çok tedirginliği tetikliyor.

“Arkadaşlar merhaba…”

Hepimizin telefonuna gelen bu mesajlar insanı gerçeklikten uzaklaştırarak mevcut tablodan daha karamsar bir tabloya bakmamıza neden oluyor. Anladık tamam durum sandığımız gibi değil ama ne yapalım şimdi? “Sokakta dolaşan binlerce enfekte insan varmış yetkililer bizden saklıyormuş.” Yani teşekkür ederim bu devlet sırrını benimle paylaştığın için ama bu zaten herkesin kolaylıkla tahmin edebileceği bir şey. Bir kişinin üç yüzden fazla insanı enfekte edebildiği bir tablodan bahsediyoruz. Tabii ki sokakta dolaşan binlerce enfekte insan olacak. E bu insanların da alınlarında “BU BİREY KORONADIR” yazmadığına göre devlet nerden bilsin kim korona kim değil? İnsanlar hastalık belirtisi göstermeye başladıklarında sağlık kuruluşlarına başvuracaklar, testleri yapılacak, pozitifse pozitif çıkacak, karantinaya alınacaklar. Kapı kapı gezip test mi yapsın devler? Zaten kapı kapı gezse kimseyi evde bulamazlar ki. Herkes dışarıda!

Hadi devlet bir şekilde kim korona kim değil biliyor ve bizden gerçek rakamları saklıyor diyelim. Ne yapacağız? Devleti dava mı edelim? Tweet mi atalım? Atıyoruz tweet hadi bakalım, etiketledik sağlık bakanlığını da Fahrettin Koca’yı da, senin o güzel hatırın için ben reyizi de etiketledim. E ne oldu? Birden meclis toplanıp “Evet ya Melike çok haklı gerçek rakamları verelim” diye imana mı gelecekler? Gelmeyecekler. Zaten kamuoyu baskısı yaratmak için belli konularda sosyal medyayı kullanıyoruz ve başarılı da oluyor. Asla gerçekte ne olduğunu bilemeyeceğimiz şeyler için duyduğumuz boş endişe yine bize zarar veriyor. Çünkü hepimiz biliyoruz -şayet ortada bir yalan varsa- bazı şeyleri ne yaparsak yapalım direteceklerini. O yüzden bu tutumu acilen kendimiz için bırakmamız lazım.

Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiçbir şeyi yoktur.

Milan Kundera

Gerçekten bizi korkutan şey ne önce ona bir karar verelim. Nihayetinde hepimizi korkuya sürükleyen benzer şeyler var. Mesela ölmek. Ama daha ölmedin, şu an hayatın tadını çıkar, yapabileceğin tek şey bu. Sevdiklerinin başına bir şey gelmesinden mi korkuyorsun? Daha gelmedi onlarla kaliteli vakit geçir. Yanından ayrıldıklarında “tüh be keşke…” demeyeceğin şeyler yap.

Covid-19'un ilk 10 günü

Böyle zamanlarda bir şeylerin endişesine kapılıp gitmek çok kolay. Endişe etmekten, korkmaktan, gelecek için kaygılanmaktan bitap düşmek de öyle. Oysa gelecek için kaygılanmanın bugüne kadar kime faydası olmuş? Şu an bizi korkutan ve hayatımızı tehdit eden bir durum olduğunda asıl yapmamız gereken şey elimizde kalan her neyse onun tadını çıkarmak olmalı. Biliyorum bunu yapabilmek de kolay değil. Ama endişe etmekten daha kolay emin olun.

Hayatın koşturmacasında çok fazla düşünüyoruz, çok fazla çabalıyoruz, çok fazla istiyoruz ve sadece burada olmanın keyfini unutuyoruz.

Eckhart Tolle

Bugün duştayken eğer işler bu ciddiyetle giderse su kesintileri olabileceği ve bir daha böyle duş alamayabileceğim geldi aklıma. Normalde su tasarrufu yapmak için şipşak yaptığım duşlardan farklı olarak bugün sakince duş aldım. Suyun vücuduma çarpmasını, sıcaklığını, rahatlığını, verdiği temizlik hissini fark ettim. Ne kadar kıymetli bir şey temiz suya istediğimiz her zaman erişebiliyor olmak. Duştan çıktığımda kendimi küçük bir çocukmuşum gibi kuruladım. Kahvaltımı yaparken yediğim her şeyin tadını alarak, dişlerimde parçalanmalarını hissederek yedim. Ben bunları her zaman yapmaya gayret eden biriyim ama ilk defa böyle bir farkındalıkla yaptım. Çünkü tüm bunları kaybetme ihtimalimizle ilk defa bu kadar yakınız ve bununla yüzleşmek zorundayız.

Bu işin sonu nereye gidecek bilmiyorum. Ama şu an sahip olduklarımıza sarılmaktan, zamanımızı iyi değerlendirmekten ve kendimizi şımartmaktan daha mantıklı bir şey gelmiyor aklıma. Tabii işin romantikliğinde de çok kaybolmamak lazım. Duşun tadını çıkardıktan sonra kovalara temiz su doldurdum mesela. Ne olur ne olmaz.

%d blogcu bunu beğendi: