İnsan korktuğu şeyi unutuyor da, ona acı veren şeyi bir türlü silip atamıyor hafızasından. Tıpkı sevgisini bir çırpıda tüketebildiği ama aşkını hiç eksiltemediği gibi. Yıllar geçiyor, araya farklı insanlar, bambaşka tonlarda duygular giriyor ama aşk, bir zamanlar dokunmuş olduğu kalpte kapladığı alandan bir gıdımcık bile yer vermiyor bir başkasına. Olur olmaz bir zamanda hatırlayınca onu, biz hislerimizin tekrar ettiğini sanıyoruz hatta “Duygularım depreşti” diyerek bir kılıf uydurmaya kalkıyoruz acemi bir tangocu gibi ama aşk yıllar önce yerleştiği evde gerine gerine oturup bizim telaşımızı keyifle seyrediyor. Belki de kalbin en iyi yaptığı şey cesur gibi gözükmek. “Kanalı değiştireyim mi sevgilim?” diye sorması sırf bu gösteriş merakından. Cevap yok, aşkın yüzünde gururlu bir tebessüm var sadece. “Değiştiriyorum bak. Sonra uyarmadı deme.” Sessizlik devam ediyor, pırıltılı bakışlarsa ufak ufak dokunuyor yüzümüzdeki haritaya. “Benden günah gitti. Değiştirdim işte. Bakalım ne yapacaksın şimdi?” İstifini bozmuyor, kolayca sonuna ulaşıyor haritanın. Nihayet kanalı değiştirdik, artık ona aşık değiliz ya da öyle sanmak için geçerli bir nedenimiz var.

Bu kadar mı? Aşkı hafızamızda mesken tuttuğu yerden söküp atmak için başka kanala geçmek, gürültülü bir rahatlama hissi dışında hiçbir şeye dokunamıyor. İşte bir şeye inanmak bazen bu kadar zorlayıcı ve güzel. Sonuç ne olursa olsun, dil başka, kalp başka konuşuyor. Kime inanmak kolay gelirse, yaşamımızın ucunu ona doğru çeviriyoruz. Ama aşk var ya aşk, saklanmayı tercih etmeyecek kadar korkusuz. Onu görmezden gelmemize fısıltıyla karşılık veriyor: “Unutma beni.”

Unutamıyoruz.

İnsana dair çok fazla şey anlatıyor “Aşk, Büyü, vs.” Özellikle insana dair diyorum çünkü duygularımızı yalınlaştırırken kesinlikle iki cinsiyetten bir tanesini tercih etmeye yeltenmiyor. Aşkı anlatıyor ama ne bir kadın ne de bir erkek kisvesi altında içselleştirmiyor. İnsanın insana aşık olma özelinde, her duygu potansiyeline özgürlüğünü vermekle meşgul. Bunu yaparken de, toplum baskısı ve çoğunluğun genel yargıları altında ezilen karakterlerin yaşam öyküsünü cömertçe sunuyor, acının ince dilimlere ayrılmış halini gözümüzden uzak tutmuyor.

Yirmi yıl sonra bir araya gelen, iki eski aşığın sıra dışı hikayesi bu. Varlıklı bir ailenin üyesi, bakan kızı olan Eren’in (Ece Dizdar), yanlarında çalışan bahçıvanın kızı Reyhan (Selen Uçer) ile yaşadığı aşkın zamansızlığı kalın harflerle yazılıyor yaklaşık doksan dakika boyunca. Yönetmen koltuğunda oturan Ümit Ünal, yine çok farklı dokunuşlar katmış senaryoya. Daha evvel seyrettiğim “Gölgesizler” ve “Ara” filmlerini de buna benzer, bilindik bir olayı tersten gösterebilen kurgulamalarla zenginleştirmişti. Çok sevdiğim “Piano Piano Bacaksız” filminin senaristi olmasına da şaşırmıyorum. Esasında senaryonun gücüne güç katan şey, içeriği fazla telaş yapmadan, abartılardan kaçınarak, zihinlerimize tatlı tatlı yedirmesi çok etkiledi beni. Hani bir aşk, tutku nasıl düşük tempoda seyredip bu kadar inandırıcı hale bürünebilir derseniz, sanırım bunun cevabı çok iyi biçimde verebilmiş Ümit Ünal. Üstelik büyü makyajını patlamayan, göstermelik bir silah olarak tutması da ayrıca elini güçlendiriyor. Bu sayede aşkın inandırıcılığı ve hiçbir bahanenin altına gizlenmeyi becerememesi kalınlaştırılmış harflerle bir kez daha yazılabiliyor kalplere.

Ece Dizdar, toplum ve aile baskısının psikolojik yıkımı altında yıllarca ezildikten sonra bir şekilde kendine ulaşmayı başarmış, ne istediğini bilen, çapkın kadını dolu dolu tanıyor bize. Selen Uçer ise maddi güçsüzlük yüzünden kendini savunamayacak hale gelen, hayata karşı eli zayıf ama ruhu özgür kadın olarak fazlasıyla hakkını veriyor rolünün. Aslında ilk bakışta daha feminen gözüken karakter Ece Dizdar, erkeksi rol Selen Uçer. Ancak konu içerisindeki dağılım ve karakterlerin ruh halleri derhal görev değişikliği yapılmasını sağlıyor. Film bu anlamda bile güçlü ve ayakta kalmasını gayet iyi biliyor.

Film dair olumsuz noktam da mevcut ne yazık ki. Zombilere ve dünyanın gerçek sahiplerinin nüfusu planlı biçimde azaltmaya çalışmalarına dair fikirleri, delimserek rolde birisini uzun uzun konuşturarak vermeye çalışmasını sevimsiz buldum. Hatta aşkın büyü kılıfı altında gizlenmeyi beceremediği bir yerde, oldukça kötü zamanlamayla verilmiş kör bir nokta gibi durmuş. O yüzden isteseniz bile size geçmiyor o sahneler.

Diğer taraftan aşkı büyünün korunaklı sularından söküp alıp, yasak fikirlerin cazibesinde uyandırmayı da başarıyor “Aşk, Büyü, vs.” Fakat bu kadarıyla yetinmiyor. Gizliyor kadını. Kutu gibi bir evin içine, yıpranmış parkelerini ucuz yollu bir kilimle örttüğü oturma odasına ve onunla da yetinmeyip, gökyüzünün her türlü istilasına karşı peşinen hazırlıklı, bol gölgeli yatak odasına. Gözlerin tırmandığı duvarlara tabloları, elleri yerine düşünceleriyle asarak, belki de her gece başka bir ressam konuk oluyor o yatak odasına. Ve kadın ne büyü bırakıyor ortada ne de yasak. Gecikmelerin ve bahanelerin özür olarak kabul görmediği iki kalp teslim oluyor yavaşça. Biz de o tabloyu doyasıya seyrediyoruz. Malum konumuz aşk. Ama derdimiz aşktan öte. O halde herhangi bir duyguyu cinsiyetlere mal etmeden yaşamayı bilenlere gelsin en çok bu film diyorum. İyi seyirler.


Bu yazının yazarı sevgili Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek ve tüm yazılarından anında haberdar olmak isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7