Nedir bu dudaklarımın hafifliği? Üstelik görkemli gökyüzüne karşı, başımı yukarı doğru kaldırmışken. Ne bulutları seçebiliyorum doğru dürüst, ne de maviliği. Yağmur sesiyle uyandığım bir sabah, koşup pencereye bakmak ve acilen dudaklarımı ıslatmaktan daha büyük bir dileğim olamazdı ki. Birazdan karnı aç bir kuşun çığlığıyla dolabilir kulaklarım veya neden kapısının önünden geçtiğimi sorgulayan bir sokak köpeğinin boğuk gürültüsüyle irkilebilirim. Olsun. En azından yalnız bırakmadılar beni bu sabah. Yanıma gelmene en iyi ihtimalle saatler, ortalama hesapla günler ve en kötü ihtimalle de aylar varken… Dudaklarım çok hafif ama ruhum kurşun kadar ağır. Ne olursun gel. Gel ki, hafızam tazelensin aynaya bakmaya gerek kalmadan. Kim olduğumu sormak cesaret gerektiriyor bazen. Gel ki, bu son nefes içeri değil, dışarı çıkabilsin.

Bir kadın, onu sevdiğini söyleyen bir adam ve bir de çocuk. Sonra sevmek ile sevmemek arasındaki farkı unutmuş bir kadın, hayatını basit hale getirmekten mutlu bir adam ve sadece büyümekle meşgul bir çocuk. İşte böyle devam ediyor döngü. Bunlar gibi daha niceleri. Aslında hikayelerde kadının ön planda olduğunu zannediyorsunuz ya, bu külliyen yanlış. Sadece yönetmen hilesi tüm bunlar. Hiçbir şeyin cinsiyeti yok Selcan Kırnal’ın kurguladığı dünyada. Ve o dünya hiç mi hiç ütopik değil. Bilakis her gün nefeslerimizi eksilttiğimiz şu koca evrene bırakılmış, minicik manzaralarla örülü. Bizim onlara kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç, zayıf, şişman, zengin, fakir, iyi, kötü vs. dememiz, bu dünyaya karşı söylenmiş ucuz birer yalan. İşte tam burada duruyor, ayaklarını yukarı kaldırıyor yazar. Zile basmaya hazırlanırken üstünü başını düzeltiyor ki, ev sahibi onu karşısında görünce çok afallamasın. Sonra o zile dokunuyor, kapı açılıyor ve sıradan bir “Hoş geldin” cümlesi çabucak nezaketini kaybediyor. Bingo! Veya uzun bir çığlığa karışmış “Çıks!” sesi.

Pipo İçen Kadınlar, insanları kategorize etme ezberimizi bozma düsturunu, okuyucunun kafasına vura vura yapmıyor. O sadece gösteriyor, işaret ediyor. Sonra çekiliyor hafif hafif. Kadınların yapmayacağı, yapamayacağı, yapsa bile başarılı olamayacağı şeyler ile yaparsa onlara yakışmayacak şeyler listesi, kısa hikayelerin en uzun ve lirik nakaratlarını oluşturuyor. Ama başta söylediğim gibi, tek derdimiz kadınların erk sorunu gibi gözükürken, aslında vurucu nokta umulmadık anda yapıştırıyor tokadı. Evet. Kadın ya da erkek. Sadece insan o. Her şeyi yapabilir. Küfür de edebilir, sigara da içebilir, sokağın ortasında bağırabilir içinden geldiyse ya da sarhoş olmadan, sarhoşmuş gibi davranabilir. Hakkını savunmak için masaya elini vurduğunda nasıl kıyafetlerine bakmıyorsak, sokağa çıktığında da gördüğümüz şey elbiseleri olmamalıdır. Yani kısa gözüken hikayeleri, dar sokaklarla örülü şehrin, upuzun, ince belli sokaklarına benzetebiliriz Selcan Kırnal’ı okurken. O şehrin herhangi bir yerinde yürürken veya arabamızla kim bilir kaç yıllık asfaltları altımızda çiğneyip geçerken, insanların hiç kimseyle paylaşmadıklarının, yani kendilerinde kalanların ortaya dökülüp saçılmasına şahitlik edebiliriz pekala. Ve bu bizi üzer mi?

Cevap vermeden önce yutkunup, kitabın göğsüne saplıyorum elimi. Ve okuduğum ilk paragraf beni alıp götürüyor bir eve. Bu kez misafir sayılmam. Televizyon açık, film tanıdık, filmi seyreden herkes konuşuyor benimle. Sonra kadın erkek oluyor, erkek de gayet rahat biçimde kadın. Bu diyalogdan hoşlanıyorum. Aklımın çeperlerini ileri doğru ittiren bu görsellik beni telaşlandırıyor önce ama sonra çabuk alışıyorum. İlk defa pipo içen birisi yerden ne kadar yükselirse, o kadar hafifliyor düşüncelerim. Ve uzun bir aradan sonra belki ilk defa bu kadar telaşsız bakıyorum dünyaya. Evet. Herkes tanıdık. Pipo İçen Kadınlar ile hayatlarımızı kuşatan sınırları ustalıkla ihlal etmeyi başarmış Selcan Kırnal. Onu okumak, hiç okumamış olmak yüzünden ıskaladığımız onca şeyin telafisi gibi.

Sonra hikayelerden birinde açtım gözlerimi. Tekrar geldi misafirim. Konuştu benimle, bir şeyler söyledi. Yaklaşık üç saat evvel. Hiç susmayacak gibi konuştu hem de, ben de dinledim hepsini. Ama şu an onların hiçbirisini hatırlayacak durumda değilim. Çünkü ikimizden birisi ne zaman bir şeyler anlatmaya kalkışsa, önce dinliyor onu diğeri. Sonra çok uzun karşılıklar veriyor. Bir romana sığacak kadar uzun ve soluksuz cümleler kuruyor, evvela giysilerinden kurtularak. İşte biz böyle böyle ihtiyaç duymayı bıraktık Türkçe’ye. Sözlükte bulunmayan kelimeleri ezberlettik dudaklarımıza. Sonra onları hecelere ayırdık iç içe geçen vücutlarımızla. Ve heceler anlamlı anlamsız birleşti, uzadı bir günü daracık şişenin içerisine sığdırarak. Daha uzun ve karmaşık sesler oldu, nefes nefese bıraktı bizi. Titreyen vücuduna sarıldığım zaman bana “Hiç susma” dedi, ya da ben öyle anladım. Daha çok sarıldım ona, daha çok konuştum tabi ki. Üç saat olmuş. Bunları yazmak kısa süreli bir molaydı. Gel şimdi, kaldığımız yerden devam edelim konuşmaya. Gel ki, kendime yabancı kalmaktan derhal vazgeçebileyim.

Selcan Kırnal’ın ilk ve tek kitabı olan “Pipo İçen Kadınlar” ı okuduktan sonra iki şey düşünüyorsunuz. Birincisi, yazar derhal ikinci kitabını yazmalı. İkincisi, beynimin için ne kadar çok önyargı ile dolu. Ağırlıklarınızdan kurtulup hafiflemek istiyorsanız mutlaka okuyun derim. Tavsiyem kesindir.


Bu gönderinin yazarı sevgili Umut Kaygısız’ın tüm kitap ve film incelemelerini buradan ulaşabilirsiniz.

Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7