“İyi misin?” diye soruyor sanki iyi olmamı önemsiyormuş gibi. Gözlerimin içi kapalı, tıpkı dışı gibi. Cevap aramayı çoktan bırakmış, sesini çıkarmadan oturup kalıyor evimdeki odalardan bir tanesinde. “İyi olmak için neden aramayı bıraktığım gün iyi olacağım” diyorum, epey bir zaman kafamı dinledikten sonra. O ise sessizliğiyle beni öldürebilecek kadar kindar. Gitmiyor ama konuşmuyor da. Biraz daha zaman geçiyor, es geçtiğim aynalardan bir tanesinin karşısında yaklaşık beş dakika geçiriyorum ve sonra saatin kaç olduğundan bağımsız olarak, en sevdiğim yemeklerden bir tanesini hazırlıyorum. Zil çalıyor, daha yemek pişmeden. Telaşla kapıyı açmaya giderken içerden gelen boğuk sesini duyuyor ve irkiliyorum: “Artık herhangi birisine hoş geldin diyebilecek kadar iyi durumdasın.” İki defa aynı şeyi düşünüp, birbirine zıt sonuçlara varmam benim suçum değil. Kapıyı açma fikrine hayli uzağım şimdi. İçeri giriyorum. Zaten tekrar çalmıyor zil. Koltuğa kurulmuş vaziyette, gülümserken görüyorum onu. “Galiba seni affediyorum” diye başlıyorum ama bitirişim, “Şimdi hikayeye biraz aşk gerekli” şeklinde oluyor. Hikayeyi yeterince ileri götürebilirsem, sonunda beni bekleyen şeyin aşk olduğuna ikna oluyorum böylelikle.

Çok etkili bir silahtır birisinden özür dilemek. İşe yarayacağı kıvamı iyi belirlerseniz, tüm hatalarınızı silip götürür. Hatta samimiyet ve sevgi, özrün hemen kuyruğun takılmayı başarabilirse, yapmış olduğunuz kabahat için teşekkür bile edebilirsiniz kendinize. O yüzden birisine onu çok sevdiğinizi söylemeyi nasıl öğrenip geliştirdiyseniz, aynı şekilde ondan özür dilemeyi de hayranlık uyandıracak mükemmellikte yapabilmelisiniz. Bu, ikinize ait hikayeye dokunulmazlık kazandırır. Ama karşınızda hayatın ta kendisi duruyorsa ve bahsettiğim, odalarınızdan bir tanesindeki geniş koltukta oturup, yüzünüze bakarak gülümseyen şey hayattan başkası değilse, işin rengi değişir. Çünkü hayat kucağınıza trajediyi bırakırken, özür dilemeyi aklının ucundan bile geçirmez. O en gerçek olmayan ama en başarılı hikaye anlatıcısıdır. Ve hayatlarımızı şekillendiren bu trajedilerin özürleri, diz çöktüğümüz zaman pes etmemekten ve ayağa kalkmaktan sonra gelir ancak. Yeterince sabredip, trajediyle başlamış hikayemize yeni ve artık kendi tercihimiz olacak bir son gereklidir çünkü. Bu yüzden aşk, iyi pişmiş, fırından yeni çıkan bir ekmeğe benzerken; trajedi, o ekmeğin iyi bekletilmiş hamuru olabilir.

Life itself film incelemesi

İnsanı hayretlere boğacak bir görüntüsü olmamasına rağmen, mükemmel kurgulanmış bir film “Life İtself (Hayatın Kendisi).” İlk on dakikasında yörüngemi bulmakta zorlanmıştım ve bir sürü “Acaba” ile başlayan cümle arasında filmi seyretmekten vazgeçeyim mi diye düşünmeden edememiştim doğrusu. Ama sonra hikaye öyle bir açıldı ki, geniş anlatımın parlak yüzeyine tutunmakta zorlanan kelimeler kayıp gitti bir çırpıda. Ve bir sonraki parçanın ne olacağını merakla beklemek dışında yapacağım bir şey kalmadı. Filmi sonuna kadar hayranlıkla izledim. Ve sanırım kolay kolay unutamayacağım yazar ve yönetmenler listesindeki yerini bu sayede aldı Dan Fogelman.

Hayatın bize sunduğu talihsizliklere karşı verdiğimiz olağan ve olağan dışı tepkilerin, adeta domino etkisi ile bir sürü insanı nasıl etkilediğini ve o bir sürü insanın hikayelerine yön verirken nasıl karar aldıklarını anlatıyor filmde. Duru, akıcı, sadeliği ön planda tutan ve bu özellikleri her insana mal edebilen tertemiz bir film karşımızdaki. Olaylar arasındaki geçiş ve kahramanların perde almak için sırasını bekleyen halleri çok etkileyici. Birkaç ana karakter üzerine kurgulanmamış, bilakis hikayeyi olabildiğince küçük parçalara ayırarak en basite indirgeme gayreti içerisine girmiş Fogelman. Bu yüzden olması gerekenden fazla, çok daha fazla hayat kokuyor film. Ve eşit bölüştürülmüş roller içerisinde herkes hikayeye hak ettiği dokunuşu yapıp geri çekiliyor. Ne bir eksik ne bir fazla. Evet, filmdeki oyunculukların genel görüntüsü bu. Ama ben yine de birkaç ismi kenara ayırıp dikkat çekmeden edemeyeceğim tabi ki. Oscar Isaac, Laia Costa ve Sergio Peris- Mencheta’ya ayrı parantez açmak lazım. Çünkü hikayeye ilave edilebilecek ekstra duygu ve duygusuzluk yorumlarını bu üç karakter ziyadesiyle sunuyor bize.

Bu kadar laf kalabalığından sonra filmin konusuna değinmesem olmaz. Aslında açık açık anlatmadan o kadar çok değindim ki. Hayatın içerisinde yer alan trajik sonların birden fazla kişiyi etkilemesi ve bu etkinin yalnızca olumsuzlukları değil, aynı zamanda olumlu ve umut dolu yepyeni hikaye paragraflarını getirmesini konu alıyor. Mühim olan bizlerin, karşılaştığımız sevimsiz, acı verici durumlar karşısında ne kadar dayanıklı olduğumuzdur. Ve filme dair yapılabilecek diğer bir değerli yorum ise, bu tek başına görüntümüzle, aslında yalnızca kendi hayatımızı yaşamadığımız ve kendi kaderimizi tayin ederken, geçmişten bugüne gelen hikayeyi ileriye taşıdığımızdır. Filmin ısrarla tekrarladığı gibi: “Hayatın sizi aşka götürmesine izin verin. Yere kaç kere düştüğünüzün hiçbir önemi yok. Mühim olan devamlı olarak ayağa kalkmayı istemektir.” İyi seyirler diliyorum.

Life itself film fragmanı


Life itself film incelemesi yazısının yazarı sevgili Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek ve tüm yazılarından anında haberdar olmak isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7