Ölmenin saati yoktur aslında. Birileri öldürdü, o da öldü dersin ve ortaya kısacık bir cinayet öyküsü çıkarırsın. Ama konu kapanmaz. Çünkü nefes almaya devam ederken de ölebilir insan. Veya ölmesine rağmen, pekala katil de olabilir. Yani öykü kısa değil, aslında çok uzundur. Onun için nefesin yetmiyorsa anlatma, kalemin takatsiz düşecekse hiç yazma. Bu konudan kesinlikle uzak dur, şayet tereddütlerin varsa. Çünkü ölüm, çok ister yalnızlığı fakat asla beceremez bir başına kalmayı.      

Hayatın görünmeyen parçalarından bir tanesi, ona uzak kalmış çoğunluğun gözlerinin önüne en sıradan haliyle seriliyor. Cinayet itiraf edilmiş, katil belli. Maktulü gömdükleri yeri göstereceğini söylemiş katil polislere. Toprağın altından ne çıkacağını bildiklerini var sayarak yola düşüyorlar hep birlikte. Vakit gecenin körü. Yollar bozkırın ortasından geçmiş narin bir yılanın nezaketiyle savuruyor bizleri. Adam cesedi gömdüğü yeri hatırlamak bilmiyor, tabi tükeniyor sabırlar. Gece gündüze yaklaşıyor, siyah rengini orada bulunan insanların tümünün yüzüne bulaştırırken. Doktor, savcı, polisler, olay yeri inceleme ekipleri, jandarma… Herkes diken üstünde, herkesin kafası soru işaretleriyle dolu. Cevaplar ise biraz yalan, biraz gerçek. Anadolu’nun bozkırlarına saplanmış kalabalık, biraz sabredip çok basit bir cevap bulacağını sanıyor. Katil bir mezar gösterecek, her şey yoluna girecek diye ummaları belki de doğal fakat diğer yandan buldukları cevabın, kendi sorularını doğurmakla meşgul olduğunu hiç hesaba katmıyorlar. Şaşırmak ve isyan etmek, o gecenin en masum yüzü belki de.

Filmin başlarında, şaşırmıyor doktor şoförle konuşurken. “Bir zamanlar Anadolu’da, dersin, ücra bir yerde görev yaparken, işte başımdan böyle böyle olaylar geçti dersin. Anlatırsın yani masal gibi” diyor şoför ona ve film ismini bu masalsı dokunuştan alıyor. Ama doktorun savcıyla gerçekleştirdiği bir diyalog, parçalar halinde film boyunca sürüyor. Ve her seferinde konuştukları detay, biraz daha yaklaştırıyor onları gerçeğe. Korkunç sıfatıyla yaşamaya alışmış ölüm, kimsenin ummayacağı kadar sade bir elbise ile salına salına geziniyor bu adamların dudaklarında. Önce ürkütücü görüntüsünden kurtuluyor, yavaş yavaş alıştırıyor bu yeni görüntüsüne bizleri. Sonra her an her yerde karşımıza çıkabilecek birisi gibi misafirimiz oluyor ve hatta ikram bile bekliyor. “Bir ölüm yetmez, iki olsun olmuşken” diyecek kadar cüretkar olması ise kimseyi şaşırtmıyor. Yani ölüm asla ve asla yalnız kalmıyor burada.

Nuri Bilge Ceylan’ın bütün filmlerini seviyorum. Her birisi apayrı bir lezzet ve farklı bir değer taşıyor benim için. Ama “Bir zamanlar Anadolu’da” hepsinden ayrı bir yerde. Çünkü hiç hissettirmeden izleyicisine anlatacağını anlatabilen bir film o. Görsellik ve masalsı dokunuşlar tam bir Nuri Bilge Ceylan sofrası zenginliğinde. Yavaş akan sahneler ve dengeli dağıtılmış rollerin inandırıcılığı da her zaman ki gibi kusursuza yakın. Fakat bu sefer farklı olan şey, biz önümüzde bırakılan soruların cevabını aramakla meşgul olurken, satır aralarında hikayenin arkasını dolduran bir işçiliğin var olması. Ve o gizli parça aslında o kadar büyük ki, onun tüm hikayeden çok daha iri cüsseli olduğunu fark ettiğimiz zaman film sona eriyor. Bu açından bakıldığında kıvrak zekanın ürünü olan kurgusu, anlatım tekniği olarak da filme ekstra değer katmış. Bence oyunculukların iki gömlek üzerine çıkmış bir senaryoya sahip “Bir zamanlar Anadolu’da.” Ama ben yine de Taner Birsel ve Fırat Tanış’ı çok beğendiğimin altını özellikle çizmek isterim. Filmin içerisinde en çok göze batan ve hikayeye en çok lezzet veren kişiler onlar. Bunun yanında hayat verdiği karakterin gerçekçiliği ve tam içine oturmuşluğu ile Kubilay Tunçer beni bir kez daha büyüledi. İzlediğim her filminde rolünün süresine bakmaksızın, kim olması gerekiyorsa tam olarak o kişi oluyor. Yine öyleydi. Yaklaşık beş dakika görünüyor topu topu. Yani mükemmel bir beş dakika.

“Bir zamanlar Anadolu’da”, kesinlikle ikinci defa izlemek isteyeceğiniz bir film. Çünkü ilk seyrediş esnasında mücadele ettiğiniz duygular, asıl anlatılmak istenene ulaşınca hızla değişim gösteriyor. Ve o dakika aklınız, gözden kaçırdığı şeylerin listesini yapmaya başlıyor. Bazı bilinçli sessiz kalışları, imalı gülümsemeleri, göz kaçırmaları, laf olsun diye anlatılanları, dikkat dağıtmak için sorulan soruları, kaçamak verilen cevapları ve en çok da inanmakta zorlanılan bazı cümlelerin doğru mu yoksa yalan mı olduğunu… Uzayıp gidiyor liste. Bir kez daha aynı suretleri siyahın içinde görmeden, yavaş hareketlere rağmen hızlı kıpırdayan dudakları işitmeden, içinizdeki tartışma sonlanmıyor. Bu da filmin diğer boyutu. Yani kolay görünüşlü, çok zor bir film “Bir zamanlar Anadolu’da.” İzledikten sonra ölümün bir seferde olup bitmediğini, elinde sonsuz ve uzayan bir gücü başarıyla tuttuğunu fark edeceksiniz. İşte o an ölümün zamansızlığına yardımcı olan asıl şeyin duygularımız olduğuna ikna olacaksınız belki de. Bu film sizi çağırıyor. Mutlaka izleyin. İyi seyirler.


Kış Uykusu film incelemesi yazısının yazarı sevgili Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek ve tüm yazılarından anında haberdar olmak isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7