Herkese güneşli bir günden selamlar! Dördüncü hikaye oyunu sonuçlarını duymaya hazır mıyız? Bu defa hikaye oyunu konsepti diğerlerinden biraz farklıydı biliyorsunuz. O yüzden gelen hikayeler de öncekilere nazaran biraz daha değişik oldu. Özellikle damacana ve terliğin bazı hikayelerde son derece yaratıcı kullanıldığını söyleyebilirim. Bu bölümde hikayelerin bir kısmını ne yazık ki 350 kelime kuralına uymadıkları için elemek zorunda kaldım. O hikayelerin hangi hikayeler olduğunu da yorumlara cevap vererek belirttim. Hikayenizin diskalifiye olup olmadığını öğrenmek ya da yazılan bütün hikayeleri okumak isterseniz yapılan tüm yorumlara buradan ulaşabilirsiniz.

Evet gelelim şimdi kazananlara. Bu haftanın bir hediyesine @cikofeka_bookstagram sponsor oldu. Kendileri aynı zamanda blogda kitap incelemelerini de paylaşmaya başladılar. Kitap tavsitelerini takip etmek isteyenler buradan takip edebilir. 50 TL değerinde kitap hediye çeki kazanan hikayelerin sahipleri ise şöyle: Hanife Özcan, Cemal ve Miyase! Kazanan arkadaşları tebrik ediyoruz ve katılan diğer arkadaşlara önümüzdeki hikayelerde başarılar diliyoruz. Şimdi sizi hikayeye benim yazdığım devamla baş başa bırakıyorum. Hikayenin başını daha önce okumuş olanlar doğrudan “hikayenin devamı” başlığına ışınlanabilir.

Meditasyon yaparken ne düşünüyorduk?

Derin nefes al… Derin nefes ver… Nefesine odaklan… Sakince… Huzurla… Kendimi seviyorum… Derin nefes al… Derin nefes ver… Kendimi ve herkesi affediyorum… Derin nefes al… Derin nefes ver… Herkesi olduğu gibi kabul ediyorum… Derin nefes al… Derin nefes ver… Nefesine odaklan… Yapabilirsin…

Gözlerimi açtım çünkü ne kimseyi olduğu gibi kabul edebildiğim vardı ne de sevebildiğim. Halbuki geçen hafta burada gerçekleşen meditasyon atölyesinde böyle anlatmışlardı. Ama ben aksine herkesi bıçaklamak istiyordum. Evet evet, bıçaklamak istiyordum. İçimdeki duyguyu tanımlamaya müsait olan tek ifade buydu. Meditasyon yaparken aklımdan bunu geçiriyordum. Dmitri Shostokovich’in sonsuza kadar dinleyebileceğim 2 numaralı valsi eşliğinde dans ederek insanları bıçakladığımı hayal etmek bana huzur veriyordu. Bir balerin inceliğinde dönüyor, havada bir tüy gibi salınıyordum ve her dönüşüm yanımdaki insanlara bir bıçak darbesi bırakıyordu. Etrafa kanlar fışkırıyor ve ben yüzüme isabet eden her kan damlasında daha büyük bir haz alarak dans etmeye devam ediyordum. Hızımı alamayıp berrak gölün sularına dalıyor, bir balık kıvraklığında yüzüyor, biraz da oradaki insanları bıçaklıyordum. Kan damlacıkları sabırla yayılıyordu tatlı su yüzeyine. Dışarıdan izleyen biri için bir ressamın tuvaline bıraktığı eşsiz bir fırça darbesini andırıyordu bu görüntü. İşte şimdi huzur bulmuştum. Aklımda 2 numaralı vals, elimde bir kahvaltı bıçağı, ağır çekimde hareket eden ben ve ince hareketlerle savurduğum bıçak darbeleri…

Sapyo’nun on dakikadır bana seslendiğini, yanıt vermediğim için de yanıma kadar geldiğini ancak beni dürttüğünde fark edebildim. “Napıyorsun” diye sordu suratında bilge bir ifadeyle. “Yine dehşet verici hayallerinden birini mi kuruyorsun?” Bunu söylerken gülmüştü. Sapyo’nun bir bilge mi yoksa sinir bozucu bir ihtiyar mı olduğunu bu hızlı geçişleri yüzünden çoğu zaman merak etmişimdir. “Evet” dedim, “Sence dehşet verici ama bence değil.” “İnsanlara karşı çok öfkelisin Anura. Ama tabiatlarına uygun davrandıkları için onları suçlayamazsın.” Kim demiş? Bence suçlayabilirdim. Tüm canlıları her şey için suçlayabilirdim. Sapyo tüm bunların normal olduğunu söylüyordu. Her canlının doğasına uygun davrandığını ve bunun için suçlanamayacağını iddia ediyordu. Bir insanı insan olduğu için suçlamak bir aslanı geyiği avladığı için suçlamaktan farksızdı ona göre. Sapyo’nun sabrına sahip olmak için Sapyo kadar ihtiyar olmak gerekirdi ama ben bu kadar ihtiyar olmadığım gibi o kadar vaktim de yoktu. 

Hikayenin devamı

O sırada önümüzden bir terlik geçti yüzerek. Sapyo’ya döndüm. “Hala öyle mi düşünüyorsun Sapyo, şu an önümüzden bir terlik geçiyor. Biz bile bunun yanlış olduğunu görebilirken bir insanın görememesi sence hala makul mü?” Sapyo güldü yine, “Evet öyle düşünüyorum” dedi ve devam etti, “Anura dostum, bu dünyaya ilk geldiğinde ufak bir su birikintisinde yaşayan bir balıktan farksızdın. Bugünse bu derenin dilediğin her yerinde, altında ya da üstünde, yanında veya uzağında yaşayabiliyorsun. Seni suda yüzebildiğin için yargılayabilir miyiz, ya da bir taşın üstünden diğerine kolayca zıplayabildiğin için? En az senin kadar burada olmaya hakkı olan bir sineği ustalıkla avlayabildiğin için ya da? Sen bir kurbağasın ve kurbağa olmanın gerekliliklerini yerine getiriyorsun sadece.”

Sapyo’yu sabırla dinledikten sonra biraz sakinleşmiştim ama hala yeterli değildi. Bu güzel akıntıyı dinleyerek huzur bulan insanların doğaya savurdukları artıkları açıklardı bu anca. “Sadece bu da değil Sapyo, her gün milyarlarcamızı öldürüyorlar. Buna ne diyeceksin?” Sapyo derin bir nefes aldı, “Anura, insanlar gerçeklere gözlerini kapatır. Bu, özellikle gerçekler rahatsız edici olduğunda en sık yaptıkları şeydir. Çünkü sorunu kabul etmek bir değişim gerektirir. Ama insanlar değişmekten korkar. Tıpkı senin bir ses duyduğunda düşünmeden suya atlaman ya da benim kabuğuma çekilmem gibi, bunu düşünmeden yaparlar. Değişmekten korktukları için sorunun olduğu yöne sırtlarını dönerler. Ben de biri kabuğuma dokunduğunda kafamı çevirip bakmak yerine önce kabuğuma çekilirim. Yani Anura, insanlar sadece insandır. Toplum ya da tanrı dedikleri şeyin kendilerine yazdığı rolü oynayan ve değişmekten korkan insanlar… İradeleri olduğunu düşünürüz ama derinlerde onları yöneten şey aslında korkuları ve değişmeme arzularıdır.” Tam o sırada bir damacana geçti önümüzden. Hiçbir şey demeden Sapyo’ya döndüm. Sapyo damacanaya bakarak, “Yani evet, bir miktar haklı olabilirsin, dereye damacana atmak da yani, ne bileyim..” diyebildi sadece.


Hikaye oyunu serisinin beşinci oyununda görüşmek üzere! O zamana kadar tüm yazılardan, etkinliklerden ve yarışmalardan anında haberdar olmak için görsele tıklayarak haftalık mail bültenine abone olabilirsiniz.