Eskiden tatlı rüyalarım; bilinçsizce gecelerime soktuğum, gözlerim kapalıyken bile yüzümü gülümsetebilen ve başını ya da sonunu bir türlü anımsayamadığım güzel hadiselerdi benim için. Ama eskiden. Yani onunla karşılaşıncaya dek. Bir kere gördüm ya onu, bir daha karşılaşmama ihtimalimizin yüksekliği deliye döndürüyordu beni. Onu gördükten sonra her gün, bilinçli olarak görmeye çalışıyordum o tatlı rüyaları. Çünkü günün herhangi bir anı, herhangi bir yerde açabiliyordu gözleri, hem de gözlerimin tam üzerinde. O yüzden en iyi bildiğim şeyi yaptım. Başımı eğdim, gözlerimi kıstım. Ve o güzel gözlerini görmeden sadece şarkımı söyledim.

“Sen şarkılarını söyle.” Öyle, içinden geldiği gibi. Hayata, kaybedişlere, yarı yolda kalışlara, umut ve hayal kırıklıklarına, sana ait olamayacaklara rağmen. Mücadele etmenin, en pasif direnişli ve en yürekten gelen hallerinden birisi bu. Sen sadece şarkılarını söyle. Tam da böyle bir film, ismi gibi. Gürültülü bir isyan ediş aslında ama tonlamaları da aşırı derecede sessiz. Hiç çaktırmadan içinize işliyor notalar. Şarkıların her yerinde duran bir insanın, kontrolü dışında hareket eden, hatta yerinde durmakta zorlanan bir yüreği var. Gizli bir zaferi, çok duru bir anlatım ve silik bir kaybeden figürle anlatmayı başarmış Coen kardeşler.

2013 yapımı, dram görünümlü ama muhteviyatı pek çok şeyi barındıran film, bizleri uzun değil ama oldukça geniş bir yolculuğa davet ediyor. Evet. Bilhassa geniş diyorum çünkü bu yolculuk, çok seçenekli ve bir kapının diğer kapıyı açtığı tipten. Filmin konusu hakkında çok fazla bir şey söylemeyeceğim. Zira konuyu dert edinmiş ve sürekli olana bitene odaklanmış bir film yok karşımızda. Zaten bu yüzden daha ayrıcalıklı ve çok daha özel. Coen kardeşler anlatımı benselleştirme uzuvlarını ilmek ilmek örmüş. Ama yine de, şöhret olabilmekten ziyade, müziği profesyonel anlamda yapabilme tutkusuna sahip, amatör bir müzisyenin hayatından ufak bir kesit diye açıklayabiliriz filmin konusunu.

Evet. Hepsi bu kadar diyebiliyorum üzerine basa basa. Ancak izleyicisine sunduğu şey epey güçlü. Filmin hiçbir dakikasından olayları dışardan takip eden bir seyirci olmanızı istemiyor Coen’ler. Hatta böyle davranmamanız için gerekli tüm tedbirleri de almışlar. Bir adamın etrafında kümelenen, çok parçalı yedi sekiz karakteri çok dengeli, çok canlı ve eşit rollerde sunuyorlar. Ve özellikle bu yedi sekiz kişi, oynadıkları karakterlerde kusursuza yakınlar diyebilirim. Hem önlerinde hem de arkalarında zaman boşlukları bırakarak, doyurucu insan manzaraları sunuyorlar bizlere.

“O gitti, bu geldi. Adam vurdu, kadın kaçtı” benzeri olay örgülerine hiç bulaşmadan, tam da normal bir insanın hayatında olması gerektiği gibi, çok gerçekçi tahlil ve kesitlerle bezeli film. Spoiler kesinlikle vermeyeceğim ama filmi izleyecekler için bir sahneye işaret koymak istiyorum. Başrolümüz Llewyn Davis, bir yerde arabadan inip otostop çekiyor. İşte o sahneyi bulacak insanlara şimdiden soruyorum: “Siz olsaydınız aynısını mı yapardınız?” İki kere düşünün lütfen. “Evet” diyeceklerin çokluğunun farkındayım ama “Hayır” diyecekleri de merak etmiyor değilim.

“Sen şarkılarını söyle” sizi yormaz ama size sorgulatır. Kaçıp gitmek için, önce bir yere ait olmanın gerektiğini. Ne kadar az sorumluluk alarak ne kadar bencil davranırsak davranalım, yine de etrafımızda bulunan insanların hayatlarına bir şekilde dokunduğumuzu. Ve yaptıklarımız kadar, yapmadıklarımızın da bir sonucu olduğunu. Yani hayatın kısa bir özeti aslında “Sen şarkılarını söyle.” Susup, kelimelere küsse bile, şarkı söylemeye devam edenler için tavsiyemdir. İyi seyirler.


Life itself film incelemesi yazısının yazarı sevgili Umut Kaygısız’ı sosyal medyada takip etmek ve tüm yazılarından anında haberdar olmak isterseniz linkten sayfasını ziyaret edebilirsiniz. https://instagram.com/umut.kaygisiz.7