Biri çıkıp size kaç tane yarınınız kaldığını söylese ne olurdu dersiniz. O kişiye deli olduğunu söylemek dışında, ispatlı bir belge görmedikçe sadece sinirlenirsiniz sanırım. Ama ortada inanılası bir kanıt varsa, insan durumu reddetmek için kendini epey zorlar. Kimi çabuk pes eder, kimi içinse ikna olma süreci çok daha meşakkatlidir. Kahramanımız Ron Woodroof, matematiğe dahi inanmayacak tiplerden. Sadece zevklerine doyamadığı hayat için kalbinin sesine kulak veriyor. O yüzden onun için yaşamdan ve yarınlardan vazgeçmek, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar ağır bir konu. Çünkü o, yaşadığı her gün sınırları daha fazla zorlayarak, hayattan tat almasını bilen bir rodeocu. O yüzden aslında sınırsızlar kulübü onun için, hastalıktan önce de, sonra da hep var.

Jean Marc Vallée filmlerini öve öve bitirememem artık bir alışkanlık oldu. İzlediğim her filmi önemli bir konuyu anlatmakla yetinmiyor, aynı zamanda karakterleri filmin akışı içerisinde öylesine büyüyüp gelişiyor ki, ana konudan hariç, en az üç konu daha dünyaya geliveriyor. Hal böyle olunca, Sınırsızlar Kulübü film incelemesi yazmak şart oldu. Bu film için nereden başlayacağını bilmekte epey zorlanıyor insan. Pes etmemeyi, yaşamı sevmeyi öğütler gibi yapsa da, gözle görülür biçimde insanları tercihlerinden ötürü yargılamamayı ve herkesi kişiliğine göre teraziye koymayı da için için anlatıyor. Homofobik bir adamın önyargılarını zamanla kırması ve biraz daha yaşamak için çıktığı yolculukta, kendisinden çok başkalarına da yardım etmesi nazik bir dille anlatılıyor. Nazik diyorum çünkü ilaç sektöründeki tekelleşmeye ve insan sağlığını kolayca bir kenara atabilen karar mekanizmalarına, düşük tonda ve bence yetersiz gönderme yapılmış. Konunu dışına çıkmamak ve öyküyü bireysel hipnotizmada tutmak için harcanan çaba en üst seviyede bu yüzden.

Sınırsızlar Kulübü film incelemesi

“Başka bir hayatım olsun isterdim. Ama ikinci bir şansım yok öyle değil mi?” Kısmı filmin içinde gömülü kalsın. Herkesin pişmanlıklarına karşı takındığı genel bir tavırdır bu. Ve elbette en çok söylediğimiz yalanlardan bir tanesidir kendimiz gibi davranmamak. Aynanın karşısında uyanmaya çalışan insan ilk gördüğümüz kişidir. Sonra o kişi kapıdan dışarı çıkar, kalabalığa karışır, kaybolur. Günün ilerleyen her dakikasında daha fazla herkesleşir. Başka bir kıyafete bürünmenin yoruculuğu, günün stresinden de, yapacağımız onlarca işten de çok daha fazladır. Eve geri dönene kadar çıkartmayız üzerimizdeki o tanımsız insanı. Yastığa kafamızı koyduğumuzda ve tüm gece boyu çırılçıplak olduğumuzda, gerçek korkularımız da sırf bu yüzden işbaşındadır. Kendimiz, en savunmasız halimizdir çünkü. Belki bu bile hem uyumakta hem de uyanmakta zorlanmayı açıklayan bir nedendir kimileri için.

Ron Woodroof’ta herkes gibi, belki çok insandan daha fazla kıyafet değiştiren birisi. Öyle ki, ölümcül hastalık yakasına yapışıncaya kadar kendisinden ne kadar uzaklaştığının farkında bile değil. Toplum içinde büründüğü kılık, öz benliğinden bu kadar uzaklaşınca, geri dönmek de hayli zor oluyor tabi. Sınırsızlar Kulübü, bu durumu görünür kılmakta çok başarılı. Yalanı ayıplanası bir şey olmaktan çıkartıp, herkesin sürekli yaptığı bir eylem olduğuna ikna ediyor Vallée. Ama işin en doğru tarafı, yalandan geriye dönmek için gerçeği olduğu gibi anlatmayışımızdır. Aradan geçen süre bize soyunmayı öğretir çünkü. Çırılçıplak olmadan ama üzerimizdeki fazlalıkların da önemli bir kısmından kurtularak çıkarız üzdüğümüz insanların karşısına. Ve onlar bizi çabucak affeder, biz de onları affederiz. Aynı evreni ve aynı zamanı paylaşmanın tek yolu budur. Unutmamamız gereken en basit gerçek, öyle ya da böyle bitişik kalplere sahip oluşumuzdur.

Sınırsızlar Kulübü, hem beynindeki hem de kalbindeki sınırları, çitleri, tel örgüleri kaldırmaya cesareti olanların hikayesi. Korkularınız ve başınıza gelme ihtimalini çok düşük gördüğünüz kötü hadiselerle başa çıkma yöntemi için reçeteyi yazıyor film. Eczaneden ilacı almakta da özgürsünüz, almamakta da. Ama ben üzerine basa basa söylüyorum: Bu filmi mutlaka izlemelisiniz.